buy selank
Serkan on Mayıs 28th, 2011


Hegel’in dediği gibi, ‘ruh’, kendi acısının taşıyıcısı olarak bizatihi sanatkardır. Yavuz Çetin böylesi ruhlardandı. ‘Yaşamak istemem aranızda!’ çığlığını atarken, içimizden bir Nilgün Marmara acısı geçirmişti.

‘Sadece ölümüyle manşet olan sanatçı’ ifadesini kim kullandı bilmiyorum ama, ‘manşet’leri köktenci biçimde dışlayan biri olarak Yavuz Çetin’inki umursamazlıktan çok bir isyandı. Nurettin Topçu’nun ‘isyan ahlakı’nın sınırlarına girebiliyordu. Geçenlerde bu sayfalarda Süleyman Seyfi Öğün’ün Gandhi’den hareket eden nefis bir yazısı yayımlandı. Öğün hoca yazısının bir yerinde şöyle diyordu: ‘(…) Politika-ahlak-insanilik ilişkisinin inşası, ahlaki doğrultuları Efendi-Köle diyalektiğinin doğurduğu bir gerilimin dışında inşa etmeyi öncelikli kılıyor. Bunun ön koşulu ise her türüyle savaşı ilkesel düzeyde reddetmekten geçiyor. Mahatma Gandhi’nin esaslı duruşlarından birisi buydu. O kendisini İngiltere ile savaş halinde ya da İngiltere’yi düşman olarak görmüyordu. O, hakkında yazılan bir kitabın başlığında olduğu üzere “Silahsız Bir Savaşçı” değildi. Çünkü savaşı ya da onun çığırtkanlığını yapan mücadeleye inanmıyordu. Bu duruşu kendiliğinden ahlakiydi. Bize ahlak yapmak ile ahlakilik arasındaki derin farklılığı gösteriyordu. Onun duruşu, ahlakı yapılan bir duruş olmadığı için ahlakiydi. Gandhi’nin ahlakiliği bir tür kayıtsızlık üzerine oturur. Bu da J.Baudrillard’ın aktardığı bir durumu hatırlatıyor. Latin Amerika’da İspanyol sömürgecileri topluluğuyla karşılaşırlar. Bu topluluğun (Alakaluflar) dilinde “yabancı” aynı zamanda yok anlamına gelir. İspanyollar ne yaptılarsa da bu topluluğu denetleyememişlerdir. Çünkü onlar asla yeni gelenlerin yüzüne bakmamışlar, söylediklerini işitmemişler ve günlük işlerine devam etmişlerdir. Gandhi’nin yaptığı bir bakıma bu topluluğun yaptığının rafine karşılığıdır.(…)’

Bilge kişilik…

Yavuz Çetin’in tepkiselliği (giderek şiddetli biçimde isyanı) bu ‘kayıtsız’a doğru evrilmiş olsaydı, belki de Boğaz Köprüsü’nden naaşını d(s)erin ve karanlık sulara fırlatmayacaktı. Bu mutlak umursamazlığın sufi gelenekteki karşılığı ‘sekine’dir. Sekine’nin sözlük anlamı, ‘karar, rahat, sakinlik, dinlenme, yerleşme, gönül rahatlığı, kendisine güven, düşmanlarına korku verme’dir. ‘Büyük Huzur’ anlamına gelen ıstılahî yönünü ise doğru yansıtabilmek için Guénon’un bir belirlemesine başvurmak yerinde olacaktır. İslâm Maneviyatı ve Taoculuğa Giriş adlı eserinde Guénon şöyle der: “Kozmik çarkın merkezine yerleşmiş olan bilge kişi, bu çarkı, görülüp fark edilemez bir biçimde, onun hareketine katılmaksızın, yalnızca varlığıyla hareket ettirir. Onun mutlak ilgisizliği, kendini her şeye egemen kılar, çünkü artık hiçbir şeyle etkilenemez. ‘Mükemmel Sessizlik’e ulaşmıştır. Hayat ve ölüm onun için birdir. Evrenin çökmesi hiçbir şekilde onun telaşlanmasına neden olmaz. İnceden inceye, iç denetim yapa yapa, o değişmez gerçeğe ulaşmış, biricik evrensel ilkeyi tanımayı başarmıştır. Varlıkları alınyazılarına göre serbestçe hareket etmeleri için kendi kendilerine bırakır. Kendisi ise bütün yazgıların merkezinde hareketsiz durur. Bu iç durumun zahirî belirtisi, ‘sarsılmazlık’tır. Zafer uğruna savaş halindeki bir ordunun üzerine tek başına saldırıya geçen bir kahramanın sarsılmazlığı değil elbet, ama gökyüzünden, yeryüzünden ve bütün varlıklardan üstün olan, kendisinin hiç bağlı olmadığı bir bedende duran, duygularının kendisine sağladığı görüntülerden hiçbirisini göz önünde bulundurmayan, hareketsiz ünitesinde, evrensel bilgisiyle her şeyi bilen ruhun sarsılmazlığıdır bu.”

Türkiye’nin en yetenekli ve mustarip gitaristi Yavuz Çetin’in hali, bu ‘sarsılmazlık’tan çok, bir geri püskürtme idi. İntiharını haber veren şarkısında şöyle diyordu: ‘Bana öğretilen her şey/Bana önerilen her şey/Bana dayatılan yaşantı/İşe yaramaz bir çöplük/Yarattığınız sistemler/Kullandığımız yöntemler aranızda/Belki de terslik bende/Yapamadım bu düzende/ Kaçacak delik arar oldum/Sürüngenler şehrinde/Eğitilmiş köpekler/Doymak bilmez maymunlar/Yaşamak istemem artık aranızda/Benden bir ruhsuz yaratmayı/Nasıl başardınız/ Benden bir hissiz yaratmayı/Nasıl başardınız/Benden bir uyumsuz yaratmayı/Nasıl başardınız/ Benden sizden biri yaratmayı/Nasıl başardınız/Yaşamak istemem artık aranızda’

Müzisyeni oynayan çocuk…

Yaşamadı da… Bir başka güzelim şarkısında dediği gibi, bu ‘oyuncak dünya’dan otuz bir yaşında ayrıldı. Bu oyunu kolay buluyordu: Kır ve dök, yap ve boz/ Yeniden başla/Hepimiz çocuklarız aslında… Doğruydu, ‘kimimiz askercilik oynuyorduk, kimimiz hırsız ve polis, kimimiz evcilik oyunu… Yavuz Çetin ise ‘müzisyen’i oynadığının bilincindeydi. Bu, haddini bilmektir ve dünyanın bir oyun, bir oyalanma olduğunun farkında olmaktır. Ama bazı çocuklar hiç uslanmıyorlardı ve hep ‘oyunbozan’dılar. Durmadan üzdüler diğer çocukları ve oyunun kuralları bozuldu. Dünyanın sadece ‘oyuncak’ değil, ‘satılık’ olduğunu da ondan öğrendik. ‘Türkçe(de) rock’ sorununa Yavuz Çetin’in katkısının bedeli acı oldu. Bizatihi kendini adadı o. Türkiye’nin ilk blues gitaristi şarkılarını söylediği Kadıköy’deki Shaft Blues Rock Bar’a o gece gelmedi, Nilgün Marmara gibi boşluğa bıraktı bedenini. Marmara’nın balkondan atlarken hiç bağırmadığı söylenir. Yavuz Çetin yeterince bağırmıştı yaşarken. Bu soylu ‘muhalif’in (muhalefet iktidarın parçası değildir!) sözleri kızgın etinin içinden geçerek kanla yazılıyordu. Bu yüzden sırrı şöyle fısıldıyordu: ‘yaşadığım her şey benim için bile sır /kimse bilemez/kim gerçek, kim hayal/kim oyun oynuyor /kimse bilemez/ güzel olan olan her şey neden çabuk biter/ kimse bilemez…’

Gecenin bir yarısı beğendiğim bir SADIK YALSIZUÇANLAR bir yazısıdır

Yavuz Çetin şöyle bilinirdi :

Bu insan, yeri geldiğinde sisteme karşi en kişkirtici muhafazakar tavirlariyla haykirir; ve de derdini anlatir en akici, anlaşilir üslupla.
Bu insan, insani deli eder; en dokunakli, en yüreği parçalayan, en içli, en anlamli sözleriyle, en renkli sololariyla..
Bu adam, insana, insan olmanin dayanilmaz naifliğini yaşatir müziğinde. Yapmiş olduğu şarkılarde hala rengini kaybetmemiş bir hayatin var olduğunu ve hala anlamini yitirmemiş duygularin var olabileceğini gösterir bize.

Ve Yavuz Çetin aramızdan ayrılırken şöyle diyordu …

Su gibi akıp gider hayat
İnsanlar değişir, yüzler değişir
Kimi zaman beni korkutuyor
İçimdeki dünya… kimse bilemez…

Kimse bilemez nasıl hissettiğimi
Kimse bilemez neler düşlediğimi
Yalnızca sen duyarsın sesimi
Çok uzaklarda

Yaşadığım herşey benim için bile sır
Kimse bilemez
Kim gerçek, kim hayal
Kim oyun oynuyor
Kimse bilemez

GÜzel olan olan hersey neden Çabuk biter
Kimse bilemez…

Yavuz Çetin

Ve mezar taşında şöyle yazıyordu …

BİR GÜN GELİR HERKES KENDİ YOLUNA GİDER
HER ŞEY NASIL BAŞLADIYSA ÖYLE BİTER …

Yavuz Çetin (Altın Çocuk) (1970 – 2001) Ruhu şad olsun …

Serkan on Nisan 2nd, 2011

2011, çocukluğumuzda uzaya seyahatin gerçek olacağı yönündeki büyük ön görülerin boşa çıktığı, teknolojinin içimize kadar işlediği, giderek wi-fi‘laşan dünyanın çevrelerimizdeki herşeyi teslim aldığı yeni bir yıl daha. Gerçi dedikodulara göre cumhurbaşkanı, Obama’dan en azından bir vatandaşımızın uzaya gönderilmesi yönünde istekte bulunmuş, merakla bekliyoruz. Maya takviminin tamamlanmasına bir yıl kaldı, 2012′de herşey bitecek mi hep birlikte göreceğiz. Buradan burç haritaları vermek isterdik ancak şu günlerde Mars ve Jupiter hatlarında onarım çalışması olduğundan burç bilgilerine sağlıklı olarak erişemiyoruz. Lütfen daha sonra yeniden deneyin…
Yazının devamı »

Merhabalar ,
Kozmopolit dünyada artık internet günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olmuş durumda ve alışverişlerimizi bile artık internet üzerinden yapmaktayız.
Bu konuda dikkat etmemiz gereken ufak fakat önemi büyük olan bir bilgiyi paylaşmayı istedim.
Adresi, http:// ile başlayan sitelerde dolduracağınız formlar başkaları tarafından da görülebilir.
Bu nedenle sakın kredi kartı vb bilgilerinizi bu tür site formlarına yazmayın.
https:// ile başlayan siteler ise emniyetli olup başkaları tarafından görülemez.
Bunu şu şekilde de görebiliriz örneğin bir alışveriş sitesinde alışveriş yaptınız ve ödeme bölümüne geldiniz pencerenin sağ alt kenarında asma kilit şeklinde bir ikon görürsünüz bu ikon bu sayfanın güvenli olduğu anlamına gelmektedir aynı zamanda adres çubuğuna baktığınızda da https:// i görürsünüz dolayısıyla aynı ikonu http:// de göremezsiniz bu durumda bilgilerinizi girmeyin güvenli değildir.
Https, secure http anlamında geliyor yani, yani SSL ile şifrelenmiş sayfalardır.
NOT: Denemek isterseniz,www.garanti.com.tr‘ye girin oradaki internet şubesine tıklayın, açılan
penceredeki adresin https://sube.garanti.com.tr/isube/login olduğunu göreceksiniz.

Herkese tekrar görüşünceye kadar mutlu günler dilerim…

Serkan on Aralık 29th, 2010

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız “kalk gidelim”,
öbür yanımız “otur” diyor.

“Otur” diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira…
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz…
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler…
Bir çocuk daha doğurmalar…
Borçlara girmeler…
İşi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben…
Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki…
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

“Sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek…
Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa.
Gün içinde mesela…
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma…
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun… İstemek de güzel.

Can Yücel

“Ben bir müzisyenim, ondan sonra biraz Karadenizliyim, ama hepsinin ötesinde ben bir devrimciyim. Ve gerçekten doğru bildiğim bir şeyi en azından çok zorlanırsam ortaya koymaktan çekinmem” diyordu bir röportajında Kazım Koyuncu.

“Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar ‘a, ateş hırsızlarına, Ernesto “Çe” Guevara’ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.”